bizim gibiler bir yandan yalnız kalamazlar, öte yandan da bir topluluğa dayanamazlar. bizi ölesiye sıkan erkek topluluğunda dayanamazlar ama kadın topluluğuna da dayanamazlar. erkek topluluklarını bırakalı onlarca yıl oldu, çünkü hiç bir şey vermez, kadın topluluğu ise kısa süre sonra sinirime dokunur.”
thomas bernhard
there is a loneliness in this world so great
that you can see it in the slow movement of
the hands of a clock.
people so tired
mutilated
either by love or no love.
people just are not good to each other
one on one.
the rich are not good to the rich
the poor are not good to the poor.
we are afraid.
our educational system tells us
that we can all be
big-ass winners.
it hasn’t told us
about the gutters
or the suicides.
or the terror of one person
aching in one place
alone
untouched
unspoken to
watering a plant.Charles Bukowski in Love Is a Dog from Hell (1977)
KITTYCAKE: Just a little reminder of why feminism is still so relevant...
- Women do 2/3 of the world’s work but receive 10% of the world’s income and own 1% of the means of production.
- Over 100 000 women are raped each year in the UK; the conviction rate is 6.5%
- One fifth of the world’s population live on less than $1 a day; 70% of these people are…
park
öyle sevdim ki seni,
öylesine sensin ki,
kuşlar gibi cıvıldar
tattırdığın acılar… (c. süreya)
biliyorsunuz,
parkların sizi çağıran tarafları,
insanın gizli, karanlık köşeleriyle orantılı.. (edip cansever)
parklar beni de çağırmaya başladı. galiba sizi anladım şair abiler. ama keşke kasımın suyunu çıkarmasalardı. ne dersiniz?
bu kuşlar öyle çoklar ki,
senin olmadığın bi gökyüzünün altında
çok yalnız kalıyorum..
kusmak
ne zaman beynimde böyle durduramadığım, kontrol edemediğim, önüne geçemediğim,
bol çığlıklı isyanlar…hep susuyorum.
bi flim karesi gibi.bi kadın, oturmuş verandada. boşluğa bakıyor. kamera gözlerine odaklanıyor, müthiş bir gürültü.. sonra tekrar dış görünüm, dış ses, dış sessizlik……..
kendimin, zihnimin ellerine düşmekten korkuyorum.
yeniden …..
bir kadın var. beni duy.
ben ses çıkaramıyorum ama beni duy. beni bul. beni doğur.
‘ben’ kim bilmiyorum ama ‘o’ sensin..
O zamanlar (ne zamanlar?) cihangir’de oturuyordum. Cihangir dediysem, öyle Yaşar Kemal’in ‘zamanında’ sık sık uğradığı ve buna bir kere dahi şahit olmadıkları halde, mekanın sahipliğini devralırken bu uğramışlıkları da eski tezgahın üstünde bulmuşlar gibi davranan sahiplere sahip kahvenin civarındaki Cihangir’de değil. Daha arkalarda… Daha az Cihangir olan bir yerde.
Burada oturuyordum, yaşıyordum, geçiniyordum. Gençliğin verdiği, insanın gözaltlarıyla yanaklarının başlangıcına yerleşen ve otuzlara doğru azalan; otuzlardan sonra yerini koyu bir gölgeye bırakan bir masumiyet taşıyordum yüzümde. Güzeldim. Beyaz tenim, ela kocaman gözlerim, kızıl saçlarım (bunlarseninmikızılı), hafif çilli ve küçük yüzümle çok güzeldim. Ama o zamanlar (ne zamanlar?) bunu fark etmiş değildim. Belki de umursamak demeli. Evimden, gittiğim fakülteye iki vesait lazımdı. Bu iki vesaitin ikincisinde bir gün onunla karşılaştım. O, aynı yöne gidişimizden heyecanlanacak biri değildi. Benim gençliğimi, gözaltlarımla yanaklarımın başlangıcına yerleşmiş masumiyetimi fark edecek biri deği ldi. Cihangir’de, Yaşar Kemal’in bir zamanlar sık sık uğradığı o kahvede bana Süreya okuyacak biri hiç değildi. Ama o’ydu. Onunla karşılaşmıştım artık.
O’ndan sonrası hep farklı oldu. Arkadaşlarım vardı, beraber Yıldız’a gider, ağaçların altında filozoflardan, edebiyattan, siyasetten ve erkeklerden bahsederdik. Erkeklere sıra geldiğinde ben çimenlere doğru uzanır, kızların ‘nasıl olup da bu zamana kadar kimseyi sevmemiş olmama’ şaşırmalarını dinlerdim. Eğlenirdim de. Ama o’ndan sonrası hep farklı oldu. Arkadaşlarıma asla o’ndan bahsetmedim. O’na da arkadaşlarımdan. Oysa bir şeyin gerçek olmasını istiyorsanız ondan bahsetmelisiniz. Yoksa o şeyin gerçek mi, yoksa aklınızda yarattığınız başka bir gerçeklik mi olduğundan hiçbir zaman emin olamazsınız. Ben emin olmak istemiyordum. Gerçek olamayacak bir şey istiyordum.
Bir gün o’na martılardan bahsettim. İlk defa birine martılardan bahsettim. İlk defa biri o’na martılardan bahsetti. Korktu. Ama bahsettiğim martıların kanatlarını açmalarına izin verdi. Onlara kendi gökyüzünü verdi. Gökyüzü en sevdiğim şeydi. Evime geldi. Evimin de gökyüzü vardı. Evimin gökyüzünü o’na verdim. Martılarımı o’na verdim. Yanaklarımın üstündeki beyazlığı o’na verdim. Giderken hepsini yanında götürdü.
Şimdiki zaman: artık o evde yaşamıyorum. ‘DahafazlaCihangir’de olan bir eve taşındım.Otuzuma beş gün kaldı. Gözaltlarımla yanaklarımın başladığı yerde duran masumiyetimi o aldığından beri gözlerim hep boşlukta asılı duruyordu. Ama boşluğun da gölgesi olabiliyor. Otuza gelince her şeyin gölgesi olabiliyor. Bekliyorum. Elinde gökyüzüm, martılarım ve beyazlığımla yanaklarımın başladığı yere geri dönmesini bekliyorum. O’nun.
kandil öncesi kurtadamları
Bütün gün boğazına çöreklenmiş, 21. Yüzyıl hastalıklarından dipdiri bir ‘ruh bunalması’. Gece iyi uyuyamadın. Zaten bir başkasıyla beraber uyuduğunda hep bir tedirginlik yaşarsın. Bu kişiyle aranda kan bağı olsa dahi, yatakta put gibi kasılmaktan, sanki aldığın her nefes yanındakini çileden çıkartıyormuş gibi kuş nefesleri almaktan ne uyuyabiliyorsun ne de yanında uyuyanın ‘acaba öldü mü?’ diye düşünmeden, rahat bir uyku uyumasına izin veriyorsun. Gece gelen bir mesaj sesi, telefonun titreyişiyle sıçrıyorsun, omzuna bir kramp giriyor. Ablan uyanıyor, ama sen telefonuna rahat rahat bak diye belli etmemeye çalışıyor. Tabii ki sen değişen nefes ritminden uyandığını anlıyorsun ve telefonu eline bile almaya cesaret edemiyorsun. Hiç çekinilecek bir durum yok ortada halbuki, uyumak kadar normal. Ama işte, uyuyamıyorsun.
Sabah yorgun kalkıyorsun. Gün boyu ağlamakla sinirlenmek, sinirlenmekle kırılmak arası garip bir haldesin. Ablan evden çıkarken ‘dolunaydandır’ demişti. Ona inanmak işine geliyor. Ama yine de altını eşelemeden edemiyorsun. Neden bu huzursuzluk, neyin var ki senin? Arkadaşların bunu soruyor sana, sana oldukça iyi davranıyorlar. İçinden onların kafasına bir bardak indirip bardağın kırılışını, camların kafalarına saplanışını ve minnacık parçaların ne kadar uğraşsalar da saçları arasından temizlenemeyişini izlemek istediğini bilseler de böyle iyi davranırlar mı? Evet. Bu sorunun cevabı daha da sinirini bozuyor.
Sonra bir anda fark ediyorsun: bugün kandil. ‘üç aylar’ a girişin habercisi bir kandil. Eskiden olsa en az üç gün önceden haberin olurdu, saati ayarlar ‘gündüzü oruçla, geceyi namazla’ geçirmek için sahura kalkardın. Sanki üzerinden birkaç hayat geçmiş bunların, sanki bunları hiç yaşamamışsın gibi. Üstelik öyle vicdan azabı çektiğin falan da yok. Zaten huzursuzluğunun nedeni kandil olması da değil; ama bir neden lazım. Suçlayacak bir şey lazım. Kendinden başka bir şey…
Sonra birkaç neşeli arkadaş… Yeni biriyle tanışıyorsun. Yeni iyidir. Yeniyi seversin. Keşke hayatındaki her şey yeni kalsa ve bitse diye düşündüğün oluyor; ama sen öyle biri değilsin. Hat ve tezhiple uğraşan bir kız bu. Otuzuna yaklaşmış. Yüzünden, özellikle gözlerinin etrafındaki çizgilerden belli yaşı; ama sen yine de ‘en fazla 25’ yalanını söylemeden edemiyorsun. Yüzü kusursuz: kocaman gözler, küçücük bir burun. Dudakları çok dolgun sayılmaz, ama yine de çok güzel bir kadın. Böyle düşünüyorsun o sana gözlerini dikmiş bakarken. Mesleği gereği her şeye böyle bakmaya alışmış; oysa senin aklından başka şeyler geçiyor. Kadın ne kadar sevimli olduğunu söyleyince için ısınıyor, boğazındaki şeyler bir müddet uzaklaşıyor. Bu kadar kolay olmasına şaşırıyorsun. Gün boyu ‘biraz ilgi istiyorum galiba’ demiştin kendi kendine. Ama ona söyleyememiştin, o da gitmek zorundaydı, gitmişti. Şimdi otuzlu yaşlarına merdiven dayamış bu küçük, minik, güzel kadın tek bir sözüyle keyfini yerine getiriyor. Sonra yuvarlak iri gözlerini dikip sana bakmaya devam ediyor.
Bir kahve içip eve geliyorsun. Otobüste, kahvenin acı tadını alsın diye çantanda sakız aramaya başlıyorsun. Normalde çantanda bir şey ararken ellerini göz olarak kullanırsın, ama bu sefer değil. Otobüste olmaz, eline ne geleceği belli olmaz: bir tarak, ped, sedeflerin için losyon, ağrı kesiciler, sonra boş bir ped poşeti daha… O yüzden kafanı neredeyse çantanın içine sokuyorsun. Tam buldum diye sevinirken bunun boş bir sakız kabı olduğunu fark ediyorsun. Miden bulanmaya başlıyor. Çantayı kapatıp kitabı açıyorsun. Kitap bir türlü ilerlemiyor: 30 sayfadır adam pencerenin önünde. Hayatının bir adım ileriye gitmeyen durağanlığında, daha fazla yavaşlık katlanılır gibi değil. Kitabı kapatıyorsun. Otobüsten indiğinde dizlerinin titrediğini hissediyorsun.
Bütün gün bir şey yemedin. Sadece çay, kahve ve sigara. Eve zar zor atıyorsun kendini. Bugün kandil. Annen namaz kılmanı bekleyecek. Ama bu sefer sen de istiyorsun. Özlemişsin. Kendi rızan için kılıyorsun. Buna ihtiyacın olduğu için, bunun iyi geleceğini bildiğin için. Sonra, hızlı bir sevişme sonrası hiç konuşmadan birbirinden ayrılan insanlar gibi bir anda, hoşça kal demeden ayrılıyorsun seccadeden. Sanki her şey durmuş gibi. Miden, bağırsakların, dizlerin, böbreklerin…
Oturup bunu yazıyorsun. Senin neyin var?




119
